

Asıl Mevsim
O sabah evden çıkarken masanın üzerinde üç anahtar vardı.
Biri evin anahtarıydı.
Biri yıllardır çalıştığı ofisin.
Üçüncüsünün ise hangi kapıyı açtığını bilmiyordu.
Anahtarı avucunda biraz daha sıktı.
Sonra kapıyı kapattı ve merdivenlerden aşağı indi.
Otuz sekiz yaşındaydı ve ilk kez nereye gittiğini kimseye söylemeden evden çıkıyordu.
Hayatı boyunca böyle yapmamıştı.
Çocukken annesinin istediği gibi bir çocuk olmuştu. Sessiz, uyumlu, sorun çıkarmayan… Üniversitede ailesinin “geleceği garanti” dediği bölümü okumuş, mezun olunca da yıllarca sevmediği bir işte çalışmıştı.
Sonra evlenmişti.
Evlendiği adam kötü biri değildi. Belki mesele de buydu.
İnsan bazen hayatını değiştirmek için karşısındaki kişinin kötü olmasını bekliyordu. Oysa bazı hayatlar kavga ederek değil, yavaş yavaş insanın içinden çekilerek bitiyordu.
Onun evliliği de böyle olmuştu.
Bir gün birbirlerine söyleyecek sözleri azaldı.
Sonra ortak hayalleri.
Sonra aynı evde iki yabancı gibi yaşamaya başladılar.
Bir akşam eşi ona, “Sen ne istiyorsun?” diye sordu.
Kadın cevap veremedi.
Bu soru, yıllardır kimsenin ona sormadığı kadar basitti.
Ama cevabını bilmiyordu.
Çünkü hayatı boyunca ne istediğini değil, ne yapması gerektiğini öğrenmişti.
O gece uzun süre uyuyamadı.
Salona geçti. Işığı açmadan pencerenin önüne oturdu.
Sokağın karşısındaki apartmanda bir çocuk odasının ışığı yanıyordu. İçeride bir kadın çocuğunun yatağını hazırlıyordu. Bir adam arabasına binip işe gidiyordu. Birileri eve dönüyor, birileri dışarı çıkıyordu.
Herkes kendi hayatının içinde bir yerlere yetişiyordu.
O ise ilk kez kendi hayatının neresinde olduğunu düşünüyordu.
Sabaha karşı bir karar verdi.
Büyük bir karar değildi.
Kimseye ilan etmedi.
Kimseye “Artık değişiyorum,” demedi.
Sadece ertesi sabah uyandığında yıllardır ilk kez kendisi için bir şey yaptı.
İşi bıraktı.
Sonra evden çıktı.
Üç gün boyunca küçük bir pansiyonda kaldı.
Telefonunu kapattı.
İlk gün çok korktu.
İkinci gün suçluluk duydu.
Üçüncü gün ise uzun zamandır hissetmediği bir şey oldu.
İçinden şarkı söylemek geldi.
Çocukluğundan beri yapmayı sevdiği ama yıllar içinde unuttuğu bir şeydi bu.
Pansiyonun küçük balkonuna çıktı. Şehrin üzerine yayılan sabah ışığına baktı ve kendi kendine mırıldanmaya başladı.
Sesi güzel değildi belki.
Ama ona aitti.
İşte o an ağlamaya başladı.
Yıllardır başkalarının beğeneceği bir hayat kurmaya çalışırken, kendi sesini ne kadar uzun süre susturduğunu fark etti.
Bir hafta sonra çocukluğunda yaşadığı kasabaya gitti.
Annesinin eski evinin anahtarı hâlâ çantasındaydı.
Kapıyı açtığında içeride ağır bir toz kokusu vardı.
Eşyaların çoğu yerindeydi.
Duvar saatinin pili bitmişti.
Mutfakta iki fincan duruyordu.
Pencerenin önünde ise annesinin yıllar önce diktiği küçük bir bitki vardı. Kurumuştu.
Kadın eğilip saksıyı eline aldı.
Bir süre baktı.
Sonra mutfağa gidip yeni bir saksı çıkardı.
Toprağı değiştirdi.
Kuru dalları ayırdı.
Pencerenin önüne koydu.
Bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu.
Belki bazı şeyleri yeniden canlandırmak için önce eski hâlini kabul etmek gerekiyordu.
O gün evin bütün pencerelerini açtı.
Perdeleri yıkadı.
Duvarları temizledi.
Akşam olduğunda yorgunluktan yere oturdu.
Telefonunu açtı.
Annesinden kalan eski bir mesajı gördü.
Yıllar önce gönderilmişti.
“Ne olursa olsun, kendini unutma.”
Mesajın altında başka hiçbir şey yoktu.
Kadın uzun süre ekrana baktı.
Sonra gülümsedi.
Hayatında ilk kez, bu cümlenin ne demek olduğunu gerçekten anladığını düşündü.
Kendini unutmak, bir sabah hafızanı kaybetmek gibi değildi.
Yavaş yavaş oluyordu.
Birinin isteği için kendi isteğinden vazgeçiyordun.
Birinin sevgisi için susuyordun.
Birinin hayal kırıklığına uğramaması için kendi hayalini erteliyordun.
Sonra yıllar geçiyordu.
Ve bir gün aynaya baktığında, oradaki insanı tanımakta zorlanıyordun.
O gece kadın aynanın karşısına geçti.
Uzun uzun kendisine baktı.
İlk kez kendisinden bir şey istemedi.
Sadece baktı.
Sonra çok küçük bir gülümsemeyle,
“Buradayım,” dedi.
Ertesi sabah bahçeye çıktı.
Kış bitmek üzereydi.
Toprak hâlâ soğuktu.
Ama güneş vardı.
Yıllardır kullanılmayan bahçenin köşesinde küçük bir masa vardı. Masayı temizledi. Üzerine bir defter koydu.
İlk sayfaya tek bir cümle yazdı:
“Bundan sonra ne istediğimi ben soracağım.”
Sonra uzun zamandır ertelediği şarkıları yazmaya başladı.
İlk gün bir sayfa.
İkinci gün iki.
Bir ay sonra defterin yarısı dolmuştu.
Hayatı bir anda değişmemişti.
Hâlâ korkuları vardı.
Hâlâ bazı geceler geçmişi düşünüyordu.
Hâlâ yanlış karar vermekten korkuyordu.
Ama artık korktuğu için geri dönmüyordu.
Çünkü insanın kendisine dönmesi, bütün korkularının bitmesi değildi.
Korkularına rağmen kendi tarafında durabilmesiydi.
Aylar sonra bir sabah uyandığında bahçede bir değişiklik fark etti.
Kış boyunca çıplak duran dalların üzerinde küçücük tomurcuklar vardı.
Bahçenin kapısında durdu.
Elini cebine attı.
O sabah evden çıkarken yanında üç anahtar vardı.
Şimdi ikisi gereksizdi.
Üçüncüsünü ise hâlâ taşıyordu.
Hangi kapıyı açtığını hâlâ bilmiyordu.
Belki de artık bilmesine gerek yoktu.
Çünkü bazı anahtarlar bir kapıyı açmak için değil, insanın bir gün kendi hayatının kapısını açabilecek cesareti bulduğunu hatırlamak için taşınır.
Kadın bahçeye girdi.
Güneş yüzüne vurdu.
Ve ilk kez, hayatının en güzel günlerinin geride kalmış olabileceğinden korkmadı.
Çünkü ilk kez önünde bir hayat olduğunu hissediyordu.
Asıl mevsim belki de şimdi başlıyordu.