

KIŞTAN SONRA
Saat yıllardır duvarda asılıydı.
Ne zaman durmuştu, hatırlamıyordu. Belki bir taşınma telaşında pili bitmiş, belki de bir gün bakıp değiştirmeyi düşünmüş, sonra unutmuştu. Akrep dördü biraz geçmiş, yelkovan sekizin üzerinde kalmıştı.
O sabah nedense gözü saate takıldı.
Evin içinde uzun zamandır fark etmediği bir sessizlik vardı. Perdenin kenarından sızan kış ışığı odayı aydınlatmaya yetmiyor, eşyaların üzerinde soluk bir gölge bırakıyordu.
Mutfağa geçti.
Tezgâhın arkasındaki rafta, kenarı çatlamış eski fincanı gördü. Elini uzatıp aldı. Çatlağın üzerinde başparmağını gezdirdi.
Bir zamanlar o fincandan kahve içen iki kişi vardı.
Şimdi yalnızca fincan kalmıştı.
İnsan bazı eşyaları neden atamazdı?
Sevdiği için mi, hatırlamak için mi, yoksa bir gün her şeyin eski hâline dönebileceğine dair içinde küçücük bir yer bıraktığı için mi?
Fincanı masaya koydu.
O gün evi toplamaya karar verdi.
Aslında uzun zamandır bunu yapması gerekiyordu. Dolapların içinde yıllardır dokunmadığı şeyler, çekmecelerde eski kâğıtlar, kutuların içinde fotoğraflar vardı. Bir hayat, evin köşelerine sessizce dağılmıştı.
Yatak odasındaki sandığı açtığında naftalin kokusu yükseldi.
En üstte beyaz bir gömlek duruyordu.
İki eliyle çıkarıp yatağın üzerine serdi. Yıllar önce alınmış, sonra bir gün giyerim diye kaldırılmıştı. O “bir gün” hiç gelmemişti.
Gömleğe bakarken kendi gençliğini düşündü.
Ne çok beklemişti.
Bir insanın değişmesini, bir sözün tutulmasını, bir kapının açılmasını, yarım bırakılan bir cümlenin tamamlanmasını...
Hep biraz daha sabrederse her şeyin düzeleceğine inanmıştı.
Sonra yıllar geçmişti.
Beklediği şeylerin bazıları hiç gelmemiş, gelenlerin bazılarıysa beklediğine değmemişti.
Gençliği, farkına varmadan o bekleyişlerin arasında dökülmüştü.
Beyaz gömleği yeniden katlamak için eline aldı, sonra vazgeçti.
İlk kez geçmişi yerine koymak istemiyordu.
Öğleden sonra dışarı çıktı.
Hava soğuktu. Gece yağan kar kaldırım kenarlarında kirlenmiş, çatılardan eriyen sular sokağa damlamaya başlamıştı.
Yıllar önce sık sık yürüdüğü sokağa nasıl geldiğini kendisi de bilmiyordu.
Köşedeki dükkân değişmişti. Eski apartmanın cephesi boyanmış, karşıdaki ağaç büyümüştü. Bir zamanlar çok büyük sandığı sokak şimdi ona küçücük göründü.
Orada ne çok hayal bırakmıştı.
Bir ev, uzun sofralar, hiç bitmeyeceğini sandığı sohbetler...
Birlikte yaşlanacaklarına inandığı insanlar...
Bir ömür süreceğini düşündüğü sözler...
Bir süre sokağın başında durdu.
İçinde ne öfke vardı ne de geri dönme isteği.
Sadece geçmişine bakıyordu.
Bir zamanlar hayatının tamamı sandığı şey, şimdi arkasında kalan birkaç pencere, birkaç hatıra ve uzak bir zamandan ibaretti.
İçinden sessizce bir kelime geçti:
“Kıymetlim...”
Kime söylediğini düşündü.
Gidene mi?
Gençliğine mi?
Yaşanmayan hayallerine mi?
Belki hepsine.
Çünkü insan geride bıraktığı her şeyi değersiz ilan ederek iyileşmiyordu. Bazı şeyler gerçekten kıymetliydi. Bazı insanlar gerçekten sevilmişti. Bazı hayaller bütün kalple kurulmuştu.
Bitmiş olmaları, hiç yaşanmamış oldukları anlamına gelmiyordu.
Ama kıymetli olmak, sonsuza kadar taşınmak zorunda olmak da değildi.
Eve döndüğünde hava kararmaya başlamıştı.
Koridordaki aynanın önünden geçerken durdu.
Sonra geri döndü.
Uzun zamandır kendisine böyle bakmamıştı. Saçlarının arasındaki beyazları, gözlerinin kenarındaki ince çizgileri gördü. Zaman yüzünden geçmişti; bunu inkâr edecek değildi.
Ama başka bir şey daha vardı.
Yüzünde belli belirsiz bir ışık...
Belki yalnızca pencerenin yansımasıydı.
Gülümsedi.
Aynadaki kadın da ona gülümsedi.
İşte o anda, yıllardır kaybettiklerini sayarken bir şeyi unuttuğunu fark etti.
Kendisini.
Hâlâ buradaydı.
Bunca şeyden geçmiş, kırılmış, beklemiş, vazgeçmiş; ama hâlâ buradaydı.
Kalbi de öyle.
Yorulmuştu belki.
Ama hâlâ atıyordu.
Pencereye yürüdü ve perdeyi sonuna kadar açtı.
Dışarıda kıştı.
Soğuk camın ardında kar yeniden başlamıştı.
Bu kez kış ona eskisi kadar uzun görünmedi.
Çünkü ilk defa mevsimin değişmesi için dışarıdaki karın erimesini beklemek zorunda olmadığını biliyordu.
Masadaki kırık fincanı aldı. Bir süre baktıktan sonra çöp kutusuna bıraktı.
Sandıktaki beyaz gömleği ise atmadı.
Ertesi sabah giydi.
Yıllardır beklediği “bir gün”, meğer o günmüş.
Sonra duvardaki eski saatin pilini değiştirdi.
Akrep ilerledi.
Yelkovan yeniden yürümeye başladı.
Saatin sesi odanın sessizliğine karışırken kahvesini aldı ve pencerenin önüne geçti.
Dışarıda hâlâ kar yağıyordu.
Ama içinde, uzun zamandır ilk kez başka bir mevsim vardı.
Elini göğsünün üzerine koydu.
Artık kimsenin gelip onu tamamlamasını beklemiyordu. Geçmişinden hesap sormuyor, yaşanmamış ihtimallerin yasını tutmuyordu.
Onların hepsi bir zamanlar hayatının içindeydi.
Şimdi ise gitme vakitleri gelmişti.
“Kıymetlim,” dedi yeniden.
Ama bu kez geçmişine söylemedi.
Aynadaki kadına baktı.
Kendisine.
Ve yıllar sonra ilk kez, kalbinin yerini gerçekten hissederek fısıldadı:
“Bundan sonra seni ben koruyacağım.”
Kış kapıda kalabilirdi.
Çünkü bahar, çoktan içeride başlamıştı.
Kalbi artık ona emanetti.